Category: Accordion

  • 6 Mayıs… Dünya Akordeon Günü

    English translation can be found on accordions.com

    Bazı insanlar için bu tarih sadece takvimde sıradan bir gün olabilir; ama benim için, hayatımın en derin yerlerine dokunan bir sesin, bir tutkunun ve hiç vazgeçilmeyen bir hayalin hatırlattığı özel bir gündür.

    Benim akordeon hikayem, henüz iki yaşında küçük bir kız çocuğuyken başladı. Hayata dair pek çok şeyi hatırlamıyorum belki ama o sesi hala ilk günkü kadar net duyabiliyorum. Evimizin içinde yankılanan, hem hüzünlü, hem neşeli, hem uzak hem çok tanıdık bir ses… Akordeon sesi.

    Babam, ağabeyime küçük bir akordeon almış ve onu kursa yazdırmıştı. Ağabeyim evde egzersiz yaparken ben, daha konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk olarak o sesi hayranlıkla dinliyordum. O yaşta bir çocuğun bir enstrümana bu kadar dikkat kesilmesi belki garip gelebilir ama bazı sesler insanın ruhuna yaşından bağımsız olarak dokunur. Benim ruhuma ilk dokunan ses akordeonun nefesiydi.

    Nasıl oldu bilmiyorum ama o ses belleğime kazındı. Yıllar boyunca nerede akordeon sesi duysam, dönüp bakmadan onun ne olduğunu biliyordum. Kalabalık bir sokakta, bir festivalde, bir film sahnesinde ya da uzak bir melodinin içinde… O ses, biraz da bendim.

    Büyüdükçe hayat değişti. Çocukluk hayranlıkları çoğu zaman hayatın gerçekleriyle yer değiştirir. Benim için de öyle oldu. Çok sevdiğim, hatta “Beni bir enstrüman anlatsaydı, bu kesinlikle akordeon olurdu” diyebileceğim o enstrümanın eğitimini alma fırsatım olmadı. Evimizde akordeon vardı ama ona gerçekten dokunabilecek imkanım yoktu.

    Hayat beni başka bir yöne götürdü. Başka bir alanda eğitim aldım, bir meslek sahibi oldum, sorumluluklar büyüdü, zaman daraldı. Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi belki, ama insanın içinde susturamadığı bazı sesler vardır. Benim içimde de akordeon hep çalmaya devam etti.

    Yıllar geçtikçe bu tutku eksilmedi, aksine daha da derinleşti. “Bir gün başlayacağım” diyerek kendime daha büyük bir akordeon aldım. O enstrümanı elime aldığım gün, sanki yıllardır bekleyen bir parçama yeniden kavuşmuş gibi hissettim. Eğitime başladığımda otuzlu yaşlarımın başındaydım. Belki birçok insan için geç bir başlangıçtı ama benim için tam zamanıydı.

    Çünkü bazı hayallerin saati yoktur.

    Kısa süre sonra hocamı kaybettim. Vefatıyla birlikte dersler yarım kaldı. O dönem, sadece bir eğitimi değil, yeniden filizlenen bir umudu da kaybetmiş gibi hissettim. İnsan bazen kaderin kendisini sınadığını düşünür. “Demek ki olmayacak” dediğim anlar oldu. Ama kalpten sevilen şeyler kolay kolay vazgeçmez. Siz bıraktığınızı sansanız bile onlar sizi bırakmaz.

    Yine yıllar geçti.

    Hayat bazen sabrın karşılığını hiç beklemediğiniz anda verir. Bir başka hoca buldum. Onunla kısa bir süre çalıştım. Ve sonra… yıllardır arayıp da bulamadığım o kapı açıldı. Bana sadece akordeon öğretmeyecek, aynı zamanda bu yolculuğun gerçek anlamını gösterecek hocamla tanıştım.

    O andan sonra her şey değişti.

    Sadece nota öğrenmiyordum, bir dil öğreniyordum. Akordeon artık benim için bir enstruman değil, ruhumun sesi olmuştu. Her tuş, her nefes, her melodi yıllardır içimde biriken duyguların tercümesiydi.

    Sonra ardı ardına geldi.

    Dünya Akordeon Yarışması…

    Yurt içi ve yurt dışındaki festivaller…

    Konserler, etkinlikler, sahneler, yeni insanlar, yeni ülkeler, yeni hikayeler…

    Bir zamanlar sadece uzaktan hayranlıkla dinlediğim o enstüman, artık beni dünyanın dört bir yanına taşıyordu.

    Bu süreçte yalnızca çalmadım, aynı zamanda üretmeye, katkı sunmaya, paylaşmaya çalıştım. Akordeonun ülkemizde daha fazla tanınması, sevilmesi ve hak ettiği değeri görmesi için projeler geliştirdim, etkinlikler düzenledim, insanları bu büyülü enstrümanla tanıştırmaya gayret ettim.

    Dünyanın farklı köşelerinden çok kıymetli hocalarla, usta akordeonistlerle tanıştım. Her biri bana yalnızca müzik değil, adanmışlık ve tutkunun ne demek olduğunu da öğretti.

    Bugün geldiğim noktada, Dünya Akordeonistleri Konfederasyonu’ nda (CIA) ülkemi temsil ediyorum.

    Bunu söylerken hala içimde o iki yaşındaki kız çocuğunun heyecanı var.

    Çünkü mesele hiçbir zaman profesyonel olmak değildi. Ben hala büyük bir sevgiyle amatörce çalan biriyim. Bazen insanı bulunduğu yere taşıyan şey kusursuzluk değil, vazgeçmemektir.

    Ben akordeonu kusursuz çalmak için değil, onu gerçekten sevdiğim için hayatıma aldım.

    Ve belki bu yüzden yol beni hiç ummadığım yerlere götürdü.

    Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum, eğer bir şey kalbinize gerçekten dokunuyorsa, zaman onun önünde engel olamıyor. Yaş, şartlar, imkansızlıklar, gecikmeler…Hepsi sadece birer viraj oluyor. Yeter ki insan içindeki sesi susturmasın.

    Benim hikayem, iki yaşında duyulan bir sesin peşinden ömür boyu yürümekle ilgili.

    Geç kaldığını düşünen herkese, “Hayır, hala mümkün” diyebilmekle ilgili.

    Ve en çok da sevginin dönüştürücü gücüyle ilgili.

    Bugün hala akordeon çalarken aynı şeyi hissediyorum. Sanki hayat bana nefes veriyor.

    Yaşadığım sürece bu enstrümanın tanıtımı, yaygınlaşması ve daha fazla insanın onun büyüsünü keşfetmesi için elimden geleni yapacağım. Çünkü bazı tutkular yalnızca yaşanmaz, paylaşılmak ister.

    Ben akordeonu seçmedim belki…

    Ama sanırım akordeon beni çok küçük yaşta seçti.

    Ve ben, o çağrıya yıllar sonra nihayet cevap verebildim.

    Şimdi her 6 Mayıs’ ta, Dünya Akordeon Günü’ nde içimden aynı cümle geçiyor:

    İyi ki o sesi duymuşum.

    İyi ki vazgeçmemişim.

    İyi ki kalbimin sesini dinlemişim.

  • Bir Fincan Uzaklıkta

    Written by Zekiye Yılmaz & Fulya Yaman

    Bazen bir fincan kahve, sadece kahve değildir. İçinde özlemi, zamanı, dostluğu ve insanın kendine dönüşünü taşır. Bu öykü, uzak şehirlerde yaşayan iki dostun, aynı fincanın buğusunda yeniden buluşma hikâyesidir.

    Dostluk, bazen yan yana yürümek değildir; aynı gökyüzüne farklı şehirlerden bakarken bile aynı duyguyu hissedebilmektir. Uzaklıklar çoğaldıkça, bir selam, bir kahve, bir hatıra bile bağ olur insanla insan arasında. Bu öykü, mesafenin değil, kalbin yakınlığının hikâyesidir.

    “Gel kolegam, kahve içelim.” dedi.
    O an, içimde eski günlerin sıcaklığı kıpırdadı. Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi.
    “Hemen yapıyorum.” dedim; sanki bir anda yıllar öncesine, o tanıdık masaya dönmüştüm.

    Bir fincan kahve yaptım, o da kendi kahvesini hazırladı.
    Sonra fotoğraflar gitti, kahveler buluştu — uzaktan da olsa, tıpkı eskisi gibi…

    Bir ekranın ardında, ama kalbimizin tam ortasında o samimi sohbet yeniden filizlendi.

    Ne garip…
    Kahvenin kokusu bile sanki uzaktan geldi, odamı doldurdu.
    Kahvemi yudumlarken, o eski muhabbetleri, paylaştığımız anıları bir bir hatırladım.

    Ve o an anladım;
    sadece kahveyi değil, dostluğumuzu da çok özlemişim.

    Kısa bir süre sonra gelen mesaj sesiyle içini heyecanlı bir telaş kapladı.
    Tahmin ettiği gibi arkadaşı da kendisine kahve yapmış ve ona resmini göndermişti. Gülümsedi, kahvesinden bir yudum aldı. Sonra yazdığı mesajı okudu.

    Hem farklı ülkelerde hem de yine de yan yana gibiydiler.
    Arkadaşı da bu duygularını dile getirmişti, kalbinden geçenleri kelimelere dökmüştü adeta. Gözleri buğulandı, gözlüğünü çıkartıp nemlenen gözlerini sildi.

    Daha birkaç ay öncesine kadar “haydi kahve içelim” diye birbirlerine mesaj gönderdiklerinde,

    akşamına buluşur karşılıklı sohbet ederlerdi oysa. Hayat neler getirecek bilinmiyor… diye düşündü. İşin veya eşin neredeyse, evin orası oluyor…

    Ama onların dostluğu hiçbir mesafe tanımıyordu. Bir zamanlar aynı sahnede, biri kemanıyla, diğeri akordeonuyla aynı ezgiyi paylaşmışlardı.
    Birlikte çaldıkları her notada, hayatın zorluklarına karşı bir umut vardı.

    Müziğin sesiyle, kalemlerinin gücüyle bir araya geliyor;
    kitaplarının imza günlerine gidiyor, kadınlara ilham oluyorlardı.

    Onların dostluğu, yalnızca kahve kokusuyla değil, birlikte ürettikleri o ilham verici enerjiyle de büyüyordu.

    Her biri farklı şehirlerde, farklı hayatların içinde olsa da aynı melodiyi duyar gibiydiler.
    Kemanın teli, akordeonun nefesiyle buluşuyor; yılların dostluğu bir ezgiye dönüşüyordu.

    Ve belki de o anda, dünyanın iki ucunda bile olsalar, kalpleri aynı ritimde atıyordu.

    O akşam, İstanbul’un gökyüzü mora çalarken, Viyana’da yağmur hafifçe pencerelere vuruyordu.

    İki şehir, iki ruh, aynı gökyüzünün iki farklı yansıması gibiydi.
    Birinde Boğaz’ın tuzlu rüzgârı, diğerinde Tuna’nın serin sesi vardı.

    Ama dostluk…
    O ikisinin arasındaki görünmez köprüydü.

    Kimi zaman şehirler insanı büyütür,
    kimi zaman da insan şehirleri taşır içinde.
    Belki de dostluk, iki kalbin aynı zamanı paylaşması değil,
    zamanı aşıp birbirine dokunabilmesiydi.

    O an anladılar:
    Mesafeler, ülkeler, yıllar değişebilirdi —
    ama bir dostun varlığı, insanın kendi sesini duymasını sağlardı.
    Kahve bitmişti, sohbet susmuştu belki,
    ama içlerinde yankılanan o sıcaklık hâlâ oradaydı.

    Çünkü bazı bağlar, ne zamana yenilir ne de uzaklığa.
    Onlar, İstanbul’un sabahında ve Viyana’nın gecesinde,

    aynı melodiyi, aynı sevgiyi taşıyorlardı: dostluğun kendini unutturmayan o derin sesini.

  • The first ‘Four Seasons Accordion’ concert resonated across Istanbul

    The magical sound of the accordion captivated audiences on both sides of Istanbul.

    The first edition of the ‘Four Seasons Accordion’ concert series recently took place, enchanting music lovers with two performances held on both the European and Asian sides of Istanbul. The concerts received great admiration from audiences of all ages.

    The event began with an opening speech by Mirco Patarini, President of the International Confederation of Accordionists (CIA). The Beylikdüzü Youth Symphony Orchestra (Beylikdüzü Gençlik Senfoni Orkestrası – BGSO) with Conductor Tarık Tal then took the stage alongside master accordionists Mirco Patarini and Bulgarian musician Angel Marinov, delivering a breathtaking performance that brought the spirit of the project to life.

    During the concert, painter Şerivan Tutuş created live artwork inspired by the music, transforming the magical atmosphere of the event into visual art on her canvas. Guest accordion students from Vienna also joined the performance, adding an international dimension to the concert and strengthening the project’s global vision.

    Before the event, Beylikdüzü Deputy Mayor Mr. Önder Serkan Çebi and Director of Cultural Affairs Mrs. Mehtap Karataş welcomed project coordinator Zekiye Yılmaz, along with the distinguished musicians Mirco Patarini and Angel Marinov, to discuss the project and its objectives.

    Bringing together artists from diverse cultural backgrounds, the ‘Four Seasons Accordion’ project was praised for its mission to create a universal musical language and promote sustainability in musical performance and collaboration.

    The purpose and philosophy of the ‘Four Seasons Accordion’ can give you more details about the project itself.

    An interview to Apaçık Radyo was given and is available as well.

    This article was also published on Accordions Worldwide.