Tag: kirchschlag

  • Sevgililer Günü

    English version

    Версия на Български

    Sevgililer Günü’nde öğle vaktiydi. Kış güneşi, küçük kasabanın taşlarına usulca değiyor; zaman, sanki yüzyıllardır aynı saatte durup yeniden başlıyordu. Kapısından içeri adım attığımız Hotel Post Hönigwirt, bizi beklemiyordu belki ama biz, onun hafızasına davetsiz misafir olmayı göze almıştık.

    Rezervasyonumuz yoktu. Buna rağmen orta yaşlı, yüzünde yılların nezaketini taşıyan bir garson, hafifçe eğilerek bizi masamıza buyur etti. Sanki sadece sandalyeyi değil, mekânın asırlık sükûnetini de çekip önümüze koydu. Masaya doğru yürürken, ayaklarımızın altındaki tahtalar hafifçe inledi; o ses, geçmişin kırılgan bir hatırası gibiydi.

    İçeri girer girmez anlaşılıyordu: burası yalnızca bir restoran değildi. Abajurların kanaviçe kılıfları, sabırla işlenmiş bir dua gibiydi. Duvarlarda asılı kara kalem portreler, eski fotoğraflar, ikonalar ve haçlar; porselen kek kalıpları, kupalar, cam şişeler… Alt raflarda kalın kapaklı, kuşe kâğıda basılmış gurme kitapları sıralanmıştı. Her biri, başka bir elin sıcaklığını, başka bir sofranın kahkahasını saklıyordu. Objeler suskun değildi; fısıldıyorlardı. Bir kadının sabah erken saatte hamur yoğururkenki iç çekişini, bir askerin dönüşünü, bir çocuğun ilk lokmasını anlatıyorlardı.

    Masalar taze kırmızı lalelerle süslenmişti. Çiftler özenle giyinmişti; kimilerinin ellerinde çiçek buketleri vardı. Fakat asıl çiçek, gözlerinde açıyordu. Konuşmalar alçak sesliydi; kelimeler birbirine çarpmıyor, nazikçe yan yana yürüyordu. Ortama hâkim olan o mırıltı—arada çatal bıçakların porselene değen ince sesiyle bölünen—yaşayan ama sakin bir melodiydi. En sevdiğim türden bir ses: hayatın kendisi, fakat bağırmadan; varlığını ilan etmeden, sadece var olarak.

    O an, zamanın düz bir çizgi olmadığını hissettim. Sanki bulunduğumuz masa, yüzyıllar boyunca aynı yerde durmuş; aşklar değişmiş ama masa örtüsündeki kırışıklık aynı kalmıştı. Belki bir başka Sevgililer Günü’nde, başka bir çift burada ilk kez el ele tutuşmuştu. Belki bir başkası, sessizce vedalaşmıştı. Mekân, hepsini saklamıştı. Yargılamadan, unutmadan.

    Garson bey yemekleri getirirken gözlerindeki o ölçülü sıcaklık, buranın sadece işletilmediğini; korunduğunu gösteriyordu. Burası bir ticaret mekânı değil, emanet alınmış bir hafıza gibiydi. Her tabak, yalnızca lezzet değil, süreklilik sunuyordu.

    Sevgililer Günü’nün anlamı belki çiçeklerdeydi, belki hediyelerde. Ama o gün benim için anlam, o mırıltının içindeydi. Yaşayan ama sakin. Tarihin derinliklerinden gelir gibi. İnsan sesine karışmış yüzyılların soluğu gibi.

    Ve anladım: Bazı yerler yalnızca mekân değildir. Onlar, kalbin ritmini yavaşlatan, zamanı dizlerinin dibine oturtan sığınaklardır. O gün biz de o sığınağın bir satırı olduk. Çok eski bir kitabın, yeni yazılmış bir cümlesi gibi.