
English translation can be found on accordions.com
Bazı insanlar için bu tarih sadece takvimde sıradan bir gün olabilir; ama benim için, hayatımın en derin yerlerine dokunan bir sesin, bir tutkunun ve hiç vazgeçilmeyen bir hayalin hatırlattığı özel bir gündür.
Benim akordeon hikayem, henüz iki yaşında küçük bir kız çocuğuyken başladı. Hayata dair pek çok şeyi hatırlamıyorum belki ama o sesi hala ilk günkü kadar net duyabiliyorum. Evimizin içinde yankılanan, hem hüzünlü, hem neşeli, hem uzak hem çok tanıdık bir ses… Akordeon sesi.
Babam, ağabeyime küçük bir akordeon almış ve onu kursa yazdırmıştı. Ağabeyim evde egzersiz yaparken ben, daha konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk olarak o sesi hayranlıkla dinliyordum. O yaşta bir çocuğun bir enstrümana bu kadar dikkat kesilmesi belki garip gelebilir ama bazı sesler insanın ruhuna yaşından bağımsız olarak dokunur. Benim ruhuma ilk dokunan ses akordeonun nefesiydi.
Nasıl oldu bilmiyorum ama o ses belleğime kazındı. Yıllar boyunca nerede akordeon sesi duysam, dönüp bakmadan onun ne olduğunu biliyordum. Kalabalık bir sokakta, bir festivalde, bir film sahnesinde ya da uzak bir melodinin içinde… O ses, biraz da bendim.
Büyüdükçe hayat değişti. Çocukluk hayranlıkları çoğu zaman hayatın gerçekleriyle yer değiştirir. Benim için de öyle oldu. Çok sevdiğim, hatta “Beni bir enstrüman anlatsaydı, bu kesinlikle akordeon olurdu” diyebileceğim o enstrümanın eğitimini alma fırsatım olmadı. Evimizde akordeon vardı ama ona gerçekten dokunabilecek imkanım yoktu.
Hayat beni başka bir yöne götürdü. Başka bir alanda eğitim aldım, bir meslek sahibi oldum, sorumluluklar büyüdü, zaman daraldı. Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi belki, ama insanın içinde susturamadığı bazı sesler vardır. Benim içimde de akordeon hep çalmaya devam etti.
Yıllar geçtikçe bu tutku eksilmedi, aksine daha da derinleşti. “Bir gün başlayacağım” diyerek kendime daha büyük bir akordeon aldım. O enstrümanı elime aldığım gün, sanki yıllardır bekleyen bir parçama yeniden kavuşmuş gibi hissettim. Eğitime başladığımda otuzlu yaşlarımın başındaydım. Belki birçok insan için geç bir başlangıçtı ama benim için tam zamanıydı.
Çünkü bazı hayallerin saati yoktur.
Kısa süre sonra hocamı kaybettim. Vefatıyla birlikte dersler yarım kaldı. O dönem, sadece bir eğitimi değil, yeniden filizlenen bir umudu da kaybetmiş gibi hissettim. İnsan bazen kaderin kendisini sınadığını düşünür. “Demek ki olmayacak” dediğim anlar oldu. Ama kalpten sevilen şeyler kolay kolay vazgeçmez. Siz bıraktığınızı sansanız bile onlar sizi bırakmaz.
Yine yıllar geçti.
Hayat bazen sabrın karşılığını hiç beklemediğiniz anda verir. Bir başka hoca buldum. Onunla kısa bir süre çalıştım. Ve sonra… yıllardır arayıp da bulamadığım o kapı açıldı. Bana sadece akordeon öğretmeyecek, aynı zamanda bu yolculuğun gerçek anlamını gösterecek hocamla tanıştım.
O andan sonra her şey değişti.
Sadece nota öğrenmiyordum, bir dil öğreniyordum. Akordeon artık benim için bir enstruman değil, ruhumun sesi olmuştu. Her tuş, her nefes, her melodi yıllardır içimde biriken duyguların tercümesiydi.
Sonra ardı ardına geldi.
Dünya Akordeon Yarışması…
Yurt içi ve yurt dışındaki festivaller…
Konserler, etkinlikler, sahneler, yeni insanlar, yeni ülkeler, yeni hikayeler…
Bir zamanlar sadece uzaktan hayranlıkla dinlediğim o enstüman, artık beni dünyanın dört bir yanına taşıyordu.
Bu süreçte yalnızca çalmadım, aynı zamanda üretmeye, katkı sunmaya, paylaşmaya çalıştım. Akordeonun ülkemizde daha fazla tanınması, sevilmesi ve hak ettiği değeri görmesi için projeler geliştirdim, etkinlikler düzenledim, insanları bu büyülü enstrümanla tanıştırmaya gayret ettim.
Dünyanın farklı köşelerinden çok kıymetli hocalarla, usta akordeonistlerle tanıştım. Her biri bana yalnızca müzik değil, adanmışlık ve tutkunun ne demek olduğunu da öğretti.
Bugün geldiğim noktada, Dünya Akordeonistleri Konfederasyonu’ nda (CIA) ülkemi temsil ediyorum.
Bunu söylerken hala içimde o iki yaşındaki kız çocuğunun heyecanı var.
Çünkü mesele hiçbir zaman profesyonel olmak değildi. Ben hala büyük bir sevgiyle amatörce çalan biriyim. Bazen insanı bulunduğu yere taşıyan şey kusursuzluk değil, vazgeçmemektir.
Ben akordeonu kusursuz çalmak için değil, onu gerçekten sevdiğim için hayatıma aldım.
Ve belki bu yüzden yol beni hiç ummadığım yerlere götürdü.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum, eğer bir şey kalbinize gerçekten dokunuyorsa, zaman onun önünde engel olamıyor. Yaş, şartlar, imkansızlıklar, gecikmeler…Hepsi sadece birer viraj oluyor. Yeter ki insan içindeki sesi susturmasın.
Benim hikayem, iki yaşında duyulan bir sesin peşinden ömür boyu yürümekle ilgili.
Geç kaldığını düşünen herkese, “Hayır, hala mümkün” diyebilmekle ilgili.
Ve en çok da sevginin dönüştürücü gücüyle ilgili.
Bugün hala akordeon çalarken aynı şeyi hissediyorum. Sanki hayat bana nefes veriyor.
Yaşadığım sürece bu enstrümanın tanıtımı, yaygınlaşması ve daha fazla insanın onun büyüsünü keşfetmesi için elimden geleni yapacağım. Çünkü bazı tutkular yalnızca yaşanmaz, paylaşılmak ister.
Ben akordeonu seçmedim belki…
Ama sanırım akordeon beni çok küçük yaşta seçti.
Ve ben, o çağrıya yıllar sonra nihayet cevap verebildim.
Şimdi her 6 Mayıs’ ta, Dünya Akordeon Günü’ nde içimden aynı cümle geçiyor:
İyi ki o sesi duymuşum.
İyi ki vazgeçmemişim.
İyi ki kalbimin sesini dinlemişim.