Tag: autumn

  • Landsee’de Sonbahar

    English version

    Версия на Български

    Akşam yattığımda birçok anı aklımdan geçti. Kontrolümün dışında, kirpik köklerim iğnelenir gibi sızladı. Ardından her iki gözümden, sanki içimde yıllardır biriken birikintiler boşalır gibi, gözyaşlarım fırladı. Boğazım düğümlendi, burnum tıkanır gibi oldu. Her damla aktıkça içim biraz daha çözülüyordu. O gün Burgruine Landsee’ye (*) gitmiştim. Ormanların arasında yükselen bu kalenin taşları, zamana meydan okuyan bir hafıza gibiydi. Yalnız değildim, yanımda Elif, Markus ve Seda vardı. Elif, bir tarih öğretmeniydi. Kaleye girerken taşlara dokundu ve dedi ki:

    “Her taş, bir hafızadır. Bu duvarlar, yüzyılların korkusunu ve cesaretini saklıyor.”

    Markus, Avusturyalı bir filozof, hemen ardından sessizce ekledi:

    “Zaman, yalnızca akış değildir. O, unuttuklarımızın içinde yaşar. Bu kale, unuttuğumuz bizleri hatırlatıyor.”

    Seda, bir doktordu. Gözleri yumuşak ama derin bir dikkatle çevreye bakarken,

    “Beden de tarih gibidir,” dedi. “Her duygu bir iz bırakır. Gözyaşı, ruhun tedavisidir.”

    Bir an sessizlik çöktü. Rüzgâr, kale duvarlarındaki yarıklardan içeri sızıyor, taşların arasında geçmişin sesi yankılanıyordu. O anda fark ettim, biz sadece bir kaleyi gezmiyor, kendi içimizdeki kalıntılara da dokunuyorduk. Gece olduğunda yatağa uzandım. Kirpik köklerimde hâlâ o tuhaf sızı vardı. Seda’nın sesi zihnimde yankılandı: “Gözyaşı bir arınmadır.” Belki de tarih, felsefe ve tıp  üçü de aslında aynı şeyi söylüyordu, insanın en derin iyileşmesi, kendini hatırlamasıyla başlar. Sabah olduğunda hava serindi. Toprağa eğildim. Sarı ve beyaz iri çiçekli kasımpatı çiçekleri ektim. Toprak nemliydi, parmak uçlarımda geçmişin serinliği vardı. Her bir çiçeği yerleştirirken, sanki bir anımı gömüyor, yerine bir umut ekiyordum. Elif’in tarihi, Markus’un düşüncesi, Seda’nın bilgeliği… Hepsi birleşip bana tek bir şeyin işaretiydi- İyileşmek geçmişi reddetmek değildi, onunla dost olmaktı…

    Kasımpatılar bahçede büyüyorlardı, sarılar güneşi, beyazlar ayı hatırlatıyordu. Toprak, gözyaşlarımı emmiş, yerine renkli bir sessizlik vermişti. Burgruine Landsee’nin taşları hâlâ oradaydı, ama ben artık o taşların sessizliğine karışmıştım. Zamanın tedavi etmediğini, anlamanın iyileştirdiğini öğrendim. Ve şimdi biliyorum: Bir gözyaşı bile, eğer farkında dökülürse, tarihe dönüşür. Ve her tarih, bir gün çiçek açar.

    * Burgruine Landsee, Orta Burgenland’da yer alan ve Orta Avrupa’nın en büyük kale harabelerinden biri olup, Landseer Berge Doğa Parkı’nın ortasında bulunan popüler bir gezi destinasyonudur.

    Landsee Harabesi’nin kesin olarak ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir; ancak 1158 yılında Göttweig Manastırı’nın gelenek kitabında ilk kez anılmıştır. Günümüzde çocuklar ve ebeveynler, bu kale harabesinde etkileyici savunma yapısını hâlâ net bir şekilde görebilmektedir.

    1222 yılında Landsee Harabesi Macarların eline geçmiş, ancak kısa süre sonra yeniden el değiştirmiştir. 16. yüzyılda kaleyi yöneten ve acımasızlığıyla tanınan Gertrud von Weißpriach’ın hikâyesi özellikle çocukların ilgisini çekmektedir. Haydut Franz Magusch’un yardımıyla, Burgenland’dan geçen tüccarlara saldırılar düzenlemişlerdir. Böylece bir zamanlar savunma amaçlı olan Landsee Kalesi, korkulan bir haydut şövalye yuvasına dönüşmüştür.

    1612 yılında Landsee Harabesi Esterhazy ailesinin mülkiyetine geçmiş, aile 1666 yılında kalenin tamamlanmasını sağlamıştır. 1772 yılında çıkan büyük bir yangın ise kalenin terk edilmesine yol açmıştır.

    Günümüzde aileler, korunmuş büyük giriş kapısından geçerek köprüler ve iç avlular aracılığıyla kalenin ana kulesi olan “Donjon”a ulaşabilmektedir. Bu kulenin seyir terasından, Orta Burgenland’ın tamamına ve Bucklige Welt bölgesine kadar uzanan muhteşem bir manzara izlenebilmektedir.

  • Back to Vienna

    Türkçe orijinal versiyon

    There’s a moment when the plane touches down at Vienna International Airport, a quiet exhale, a sense of returning not just to a place, but to a rhythm. The rhythm of clinking porcelain, the low hum of conversation, the rich perfume of roasted beans curling through the air. After days wandering the lively, chaotic soul of Istanbul — with its swirling bazaars and calls to prayer echoing over the Bosphorus — Vienna feels like slipping back into a familiar dream, one composed of velvet calm and deliberate pauses.

    A few hours later, I find myself on Gumpendorferstraße, at phil, a café-bookstore hybrid that feels like the living room of an old friend who happens to have exquisite taste in both coffee and vinyl. Books lean casually against the walls, jazz murmurs softly through the space, and there’s that unmistakable golden Vienna light filtering through the front windows. On the small silver tray before me: a Wiener Melange, a glass of water, a spoon laid just so — the essence of Viennese café culture distilled into a ritual of simple perfection.

    The Melange is more than a coffee; it’s a story in a cup. Legend has it that the drink was born from the city’s long love affair with coffee, which began in the late 17th century after the Ottoman retreat from Vienna. According to one oft-told tale, sacks of unfamiliar dark beans were left behind, and a certain Franz Georg Kolschitzky, who had lived in Istanbul, recognized their worth. He opened Vienna’s first coffeehouse and sweetened the strong brew with milk and honey — a gesture that softened the exotic bitterness into something distinctly Viennese: refined, balanced, and endlessly civil.

    At phil, the Melange arrives with that same old-world grace. The milk foam wears a heart-shaped swirl — a tiny flourish of care — and as I lift the cup, I think of how the city has perfected this art of lingering. In Istanbul, coffee is fortune and fervor, thick as a story told by a grandmother. In Vienna, it’s introspection — a slow, elegant pause between thoughts. Here, one doesn’t drink coffee so much as inhabit it.

    The contrast between the two cities lingers on my tongue: the spice of Turkish coffee, gritty and bold, against the velvet gentleness of the Melange. One is a declaration; the other, a sigh. Yet both share an understanding that coffee is not a beverage but a mirror — reflecting the culture that brews it.

    Around me, Vienna hums softly through the café’s window: cyclists gliding down narrow streets, the sound of church bells blending with the faint rattle of a tram. I sip, and time folds in on itself. Maybe it’s the caffeine, maybe it’s nostalgia, but I feel that peculiar Viennese melancholy the locals call Wiener Schmäh — a sweetness tinged with sadness, the poetry of returning and knowing you’ve changed.

    I finish the Melange slowly, letting the last warmth fade on my tongue. The glass of water beside it, clear and bright, is a quiet nod to the old coffeehouse etiquette — a small courtesy reminding you to linger a little longer, to think, to write, to simply be.

    Back in Vienna, everything feels both eternal and ephemeral — like the foam heart dissolving into the coffee below it. And as I set down the empty cup, I realize that this city, with its patient rituals and gentle tempo, is the perfect place to begin again.