İmparatorluğun Salonunda Bir Yabancı
Viyana’ya geleli epey zaman olmuştu. Bu şehir, insanın içine yavaşça işleyen bir müzik gibidir, önce taş binaların sessizliğiyle yaklaşır, sonra bir sabah kahvesinin buğusunda, bir akşam tramvayının camında ya da bir sarayın demir kapılarında kendini hissettirir. Benim için ise Viyana’ nın kalbi, her defasında önünden geçip içeriye girmeyi ertelediğim o görkemli binada atıyordu: Devlet Operası.
Hep aklımdaydı; Hofburg hanedanı’ nın miras olarak bıraktığı bu ihtişamlı sanat mabedine bir gün mutlaka girmeliyim diye. Defalarca önünden geçmiş, önünde ve arkasında fotoğraflar çektirmiştim. Hatta hemen arkasındaki Mozart Kafe’ de sanki eski zamanların bir Viyanalısıymışım gibi, opera öncesi ya da sonrası Melange içerek oturmuşluğum da vardı. İnsan bazen henüz yaşamadığı bir anıya bile özlem duyar; benim opera ile ilişkim biraz böyleydi.
Nihayet o gün geldi.
Programı günler öncesinden kontrol etmiştim. O akşam Giuseppe Verdi’ nin Simon Boccanegra operası sahnelenecekti. Eser İtalyanca seslendirilecek, temsil 18.30 – 21.30 arasında sürecekti. Verdi’ nin bu operası sırdan bir aşk hikayesi değil ; iktidar, pişmanlık, babalık, ihanet ve geç kalınmış affın ağır trajedisiydi. 14. yüzyılın Cenova’ sında geçen bu eser, korsanlıktan devlet adamlığına yükselen Simon Boccanegra’ nın hem siyasi hem de ruhsal dönüşümünü anlatıyordu. Aslında bir bakıma, insanın kaderiyle hesaplaşmanın sahneye taşınmış haliydi.
Ben ise henüz Almanca öğrenmeye yeni başlamıştım.
İlk olarak opera binasının tarihi Gersner Pastanesi’ ne bakan tarafındaki Ticket Pavillion gişesine gittim. Gişede genç bir hanım vardı.
“Can I get a standing room ticket for tonight’ s opera?” diye sordum. Gülümseyerek, ayakta izleyici biletinin Operngasse tarafındaki özel gişeden satıldığını ve satışın temsil başlamadan yalnızca bir saat önce açıldığını söyledi.
Ben ise operaya neredeyse iki buçuk saat öncesinden gelmiştim. Söylediği yere gittim. İki ayrı kapı vardı. Üzerinde hem Almanca hem İngilizce. “Standing Room Tickets” yazıyordu. Etrafı incelerken başka bir kadın yanıma gelip kuyruğu gösterdi. Henüz yalnızca beş kişi vardı ve hepsi turistti. Ben de sıraya girdim. Beklerken telefondan ChatGPT’ ye izleyeceğim opera hakkında detaylı bilgi sordum. Bu sırada etrafta ayaktan bilet satışı yapan aracılar ve gelip geçeni ikna etmeye çalışan bilet pazarlamacıları dolaşıyordu. Hatta ayakta izlemeyi bekleyenlere bile. “Az fark verin, oturarak izleyin” diye ısrar ediyorlardı.
Opera başlamadan önce bile hayat kendi küçük tiyatrosunu sahneliyordu. Ve gerçekten de tam saat 17:00 ‘ de kapı açıldı ve bilet satışı başladı.
İlk bekleyenlerden biri olduğum için yalnızca 18 Euro’ ya Parter standing room bileti alabildim. Söylenene göre ayakta izlenebilecek en iyi yerdi Parter.
Ayakta izleyici için bilet satışı farklı bir yerden olduğuna göre, acaba operaya giriş de ayrı bir kapıdan mı olacaktı? Gişedeki görevliye sordum: “Will we be entering the opera house through a different corridor?” Hayır, dedi. Herkes aynı kapıdan girecektir.
Bu cevap, nedense bana çok şey düşündürdü. Sanatın kapısı, en nihayetinde herkes için aynı yerden açılıyordu.
Saat ilerledi. Beklemek yorucuydu ama bazı kapılar sabırla açılır. Nihayet giriş başladı. Ellerinde elektonik cıhazlarla kapının iki yanında genç bir kız ve genç bir erkek görevli bilet kontrolü yapıp içeri alıyorlardı.
“Önce vestiyere gidip montunuzu bırakabilirsiniz” hatırlattı kız.
Operaya gelişigüzel kıyafetle girilmediğini biliyordum. Bu yüzden en azından içeriye yakışacak kadar özenli giyinmiştim. Montum pek uygun değildi ama vestiyere bırakınca mesele kalmadı. Gidip teslim ettim. Yakınlarda opera ve sanatçılar hakkında broşür satan küçük bir stant vardı. Bir Euro verip ben de aldım. Ve artık o binanın içindeydim. Bir hayal daha sessizce gerçekleşmişti.
İlk girenlerden olduğum için etrafı uzun uzun gezme fırsatım oldu. Her katta ayrı bir zarafet, her salonda ayrı bir geçmiş vardı. Küçük ama lüks kafeler, altın varaklı aynalar, kadife dokular, tavandan süzülen ışıklar…
Elbette herkes gibi ben de birkaç fotoğraf çekerek bu anı ölümsüzleştirmeye çalıştım. Hatta bir izleyiciden beni de çekmesini rica ettim.
Burası bir binadan çok, taşlara dönüşmüş bir hafıza gibiydi.
Viyana Devlet Operası‘ nın ilk binası 1869 yılında Mozart’ ın Don Giovanni operası ile açılmıştı. İmparator Franz Joseph döneminin görkemli Ringstrasse projesinin bir parçasıydı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ağır hasar görmüş, küllerinden yeniden doğmuştu. Tıpkı Avrupa gibi. Tıpkı insan gibi.
Saray yavrusu denecek kadar ihtişamlıydı. İçindeki heykellerin kusursuzluğu neredeyse ürkütücüydü. Özellikle ikinci kattaki kafede, büstleri bulunan besteciler ve sanatçılar arasında gezerken, hepsini tanımadığımı fark ettim. İnsan bazen bilgisini değil, hayranlığının büyüklüğü ile susar. Burası hakkında daha çok şey anlatmak istiyorum aslında; ama bazı güzellikler kelimeye direniyor.
Nutkum tutuldu.
Parterde ayakta izleyici yerimi aldım. Kapıdaki gşrevli ” 5 numara ” diye gösterdi.
Ayakta izleyicilerin kendilerine özgü bir geleneği vardı: Araya çıkarken yerlerini korumak için şal, fluar gibi eşya bırakıyorlardı. Ben de bunu bildiğim için şalımı bıraktım.
Her izleyicinin önünde küçük bir ekran vardı. Opera İtalyanca seslendirilirken, italyanca bilmeyenler için Almanca ve İngilizce altyazılar akıyordu. Perde arasında ise bu ekranlarda bina hakkında bilgiler ve tarihi fotoğraflar gösteriliyordu.
Ve nihayet…
Opera başladı.
Sahne düzeni, orkestra, solistlerin sesi ve oyunculukları gerçekten dünyanın en iyilerindendi. Çünkü burası öyle bir sahneydi ki, yalnızca en iyilerinin çıkmaya hakkı vardı. Vaktiyle bu salonda hanedan mensupları oturmuş, aynı sahneye bakmış, aynı notaların içinde kaybolmuşlardı. Halk için ise başka bir opera binası vardı ; Viyana’ nın merkezinde ama ayrı yerde. Sanat bile uzun yıllar sınıfların gölgesinde yaşamıştı.
Simon Boccanegra sahnede kendi kaderiyle hesaplaşırken, ben de kendi içimde sessiz bir muhasebeye dalmıştım.
O, iktidarın ortasında yalnızlaşmış bir adamdı ; ben ise kalabalığın içinde kendi yolunu arayan bir yabancı. O geçmişiyle yüzleşiyordu, ben dönüşümümle. Onun trajedisi sahnede alkışlandı ; bizimkiler ise çoğu zaman sessizlikte yaşanır.
Opera bitti.
Çok yorulmuştum, acıkmıştım, çünkü o zarif kafelerden hiç bir şey almamıştım. İçimde garip bir doygunluk vardı buna rağmen. Bazı açlıklar yemekle değil, anlamla diner.
Buradan çıkarken yine Hofburgları düşündüm. Hanedanları, yıkılan İmparatorlukları, değişen çağları… Sonra kendimi düşündüm.
Bulunduğum zamanı, geldiğim yolu, içimde sessizce süren dönüşümü.
İnsan bazen bir operaya gitmez, kendi hayatının başka bir perdesine geçer.
Simon Boccanegra da kendi zamanında kendi dönüşümünü yaşamıştı, bütün dramıyla. Güç, kayıp, pişmanlık ve affediş arasında.
Belki hayat da budur.
Bize ait olduğunu sandığımız şeylerin aslında bize emanet olduğunu anlamak… Gücün geçici, zamanın acımasız, hatıraların ,ise kalıcı olduğunu görmek… Ve bütün bu geçiciliğin içinde, insanın kendine şu soruyu sorması : Ben kimim ?
Viyana o gece bana yalnızca bir opera izletmedi.
Bana zamanın karşısında insan olmanın ne kadar ağır, ne kadar zarif ve ne kadar kısa sürdüğünü hatırlattı.
Bir operaya değil, kendime gittim.



































